SON YAYLA...
Bir kız kardeşimin olmayışını ve bunun en büyük eksikliğini yayla zamanı hissederdim. Özelliklede ablam evlendikten sonra yayla o kadar zor gelmeye başlamıştı ki anlatamam. Bir anne kalmıştı, o da dağı mı yapsın, köyümü yapsın belli değildi. Allah’tan üniversite de cemaatte kalırken birkaç yemek yapmayı öğrenmiştim de, 17-18 yaşında ya Şaban, ya Hacı Bayram yada Ramazan’la yaylacılığa koyulmuştum. Yorucu bir üniversite sezonundan sonra köye bile uğramadan Erzurum’dan Gümüşhane’ye, Ordan Kürtün’e, ordan da akşam 5’te Çıkrıkdüzü’ne kalkan transit 2,5 kırmızı minibüsle yaylaya çıkardım. El anne-babaya ben yayla’ya koşardım. Çıkrık düzü’ne çıktığımda hava kararmış olur, bende bulduğum bir kaç yol arkadaşıyla Merekgözü Yaylası’nın yolunu tutardım. Yerle buluşan çirse yüzüme vurdukça, onu içime çeker, o anı tekrar tekrar yaşamak isterdim. Akşamın o sessizliği, yaylanın o vazgeçilmez kokusu beni benden alırdı. Çelik granından maduklu’ya doğru yol alırken eskiye dair hatırlamadığım tek anı kalmazdı. Bakacağı, Tumpu, Maşat Alanı’nı, Yıllarımı geçirdiğim o taş yapılı, içi; elleri öpülesi gül kokulu çocukların okuduğu Kuran Kursu’nu, Çamannıyı, Çamannı Tepe’yi ayrı ayrı yadeder, Kimler geldi, kimler geçti derdim... İhtiyarları ayrı yadeder, vefat edenlere bir fatiha okur, gurbettekileri aklıma getirdiğimde ister istemez gözümden iki damla yaş süzülürdü. Kimbilir hangi sebeplerle gelemediler diye içten içe düşünürdüm.
Bu duygu ve düşüncelerle Merekgözü’ne dalar, tepeden tırnağa herkese selam vermek isterdim. Bizim 3 yol ağzı, meşhur malikhanenin üstüne aşağı inerken, yıllanmış hardamalarına bakarak kahırlanmaya çalışır, çocuksu gözyaşları dökerdim. Malikhanenin her tarafından ışık süzülürdü. Yıldız Sarayı gibiydi. En azından benim için öyleydi. Dış kapısını hiç zorlamaya gerek yoktu. Kapıdaki çıkmış budaktan parmağını sokunca SÜRMELİği açardın. Sobanın başındaki gaz lambası, hardamalarda tatlı bi kızıllık oluşturur, eve bitişik ahırda hafif bir kımıldanma olurdu. Cennete girmek kadar güzel değildir belki, ama şimdi girdiğimiz lüks sayılabilecek dairelerimize kesinlikle on çekerdi. Yemek dediğin şey hiç 3 çeşidi geçmezdi. Ama hayatımın en lezzetli yemekleri olmaktan da kurtulamamışlardır. Bütün bunlara hiçbir karşılık ödemeden sahiptim. Şimdi sahip olduklarımsa onun binde biri kadar mutlu etmediği halde bedeli ne kadar da çok ağırdı. Bizim ev yol ağzı olduğundan gedeni, gideni çok olurdu. O kadar insana karşı, nedense hiç strese sıkıntıya girmezdik. Şimdi gündelik işlerimizde bile boğuluyoruz. Yatmaya yakın CİLLAN ORMANI’ndan bi araba sesi gelir, hardamaya vuran yağmur şıpıltıları tam bir uyku melodisi olurdu. İnek işlerine ablamdan sonra ya Şaban bakardı, ya Ramazan. Yemekleri ben yapardım. Yemekleri bilmem ama yaylanın tadına doyum olmazdı. Bütün bunları bir rüya gibi yaşardık, bu günlere geleceğimizi hiç düşünmezdik bile. Gaz lambasında okunması en zor harfli Kuran’ı okuduğum günleri hatırlıyorum da şimdiki tembelliğime yanmamak elde değil. O zamanlar sayfalarca okumama rağmen lambanın gazının bittiğine hiç şahit olmadım. Belki o çocukluk okumalarımın arkasında çok sırlar saklıydı kimbilir.
Sabah erkenden kalkardık, daha kahvaltı yapmadan inekleri köy granından Harmancık Tarafına çevirir, Çat tarafına dönmesinler diye Daşanalığa kadar arkalarından taşlar savururduk. Eve döndüğümüzde kızarmış peynirle, halis tereyağı, çökelek, birde plastik kavanozlardaki reçelden oluşan kahvaltı, şimdiki en az 7-8 çeşitten oluşan kahvaltılarımızdan çok daha lezzetliydi. Kahvaltıdan sonra Kuran Kursunun yolunu tutar, Çamannı’da Murat Hoca’yı yakalar talim verirdik. Kuran Kursu’nun her tenefüsünde bir maç yapardık. Ben Paçacı’da çok tatlı bir hayal bırakmıştım. Hala duruyor mu bilmem. Ben gerçeğe dönüşür sandım ama onun acelesi varmış. O yüzden hayal de kaldı. Öğleden sonra çoğunlukla yüzmeye kaçardık, hemde bir sonraki gün Murat Hoca’dan sopa yiyeceğimizi bile bile. Hem yüzmeye giderdik, hemde dayak yiyeceğimizi bile bile tekrar mektepe giderdik.
Lafı ne kadar kısa tutmak istesem de uzuyor işte. 2005 yılıydı. Yaylacıysa Ramazan’la bendim. Hayatımın en güzel son 12 günü olduğunu bilemezdim tabi. Yine de dolu dolu günler geçirmiştik. O sene epey gezdik diyebilirim. Ufak tefek garibanlıklarımız olmuyor değildi abi-kardeş. Ama o hayatın ta kendisiydi zaten. Bir Perşembe akşamı seni 14 yaşında nasıl tek başına bıraktım bilemiyorum. 14 yaşında tek başına nasıl yapabileceğini hiç düşünemedim işte. Şey vardı yemeğe gidiyordum sanki. O koca evde tek başına nasıl kalacaktın, o kadar işin üstesinden nasıl gelecektin. Bakışların sanki abi binme şu arabaya der gibiydi. Bende bindikten birkaç dakika sonra pişman olmuştum ama iş işten geçmişti. Sıkı sıkı tembihlerde bulunmuştum. Bir hafta içinde geri geleceğimi söylemiştim. Ayfer’le, İbilogızı sana destek olur demiştim. Ahh içim ahh... Bir türlü rahat etmiyordu o gün.
Hayatımda çok az arkama bakmıştım. İlk defa gözüm çokça arkaya baktı. Minibüs hareket ediyordu. Son koltuktaki buğulanmış camı alelacele sildim, çirsenin içinde seni aradım. Bir şeylerin telaşındaydın ama neyin. Araba yavaş yavaş ilerlerken ben senin çirsenin içinde kaybolmanı bekliyordum. Bunun seni dünyadaki son görüşüm olacağını nerden bilebilirdim.
Not: Bu hazinane ifadeler, içimdeki cennet inancıyla son bulmuştur. Çünkü biz bütün Müslümanlar olarak biliyoruz ve inanıyoruz ki; BU DÜNYA HİZMET YERİDİR. ÜCRET VE MÜKAFAT ALMA YERİ DEĞİLDİR. Burası hizmet etme yeri, cennet ücret ve mükafat yeri... ‘’Dünyanın en mutlu hayatı bin sene de olsa, sonu ayrılık ve ölüm olduğu için, cennet hayatının bir saatine denk gelmez ve gelemez.’’ ifadesinin bir sırırda budur. Bu yüzden MÜSLÜMAN OLDUĞUMUZ İÇİN ELHAMDULİLLAH demeliyiz ve CENNETİ KAZANMAYA çalışmalıyız. Çünkü orda tüm sevdiklerimizle birlikte sonsuz bir mutluluğa kavuşacağız... Tüm geçmişlerimizi hayırla ve rahmetle y'ad ederken, arkalarından göndereceğimiz bir fatiha'nın yüreğimizdeki ardı arkası kesilmeyen hasret ve özleme karşı yüreğimize bir su serpilmesine vesile olacağını unutmayalım...
Dursun ÇAK
|