Bugün cevabı aranan soru: ‘’Yaylaları, doğasını bozmadan ekonomiye nasıl kazandırabiliriz?’’ Bu soruya öyle bir cevap bulmalıyız ki; hem yaylalar yayla gibi kalsın, hem de yaylalara yapılacak yatırımlar yerel halkın refah düzeyini yükseltsin. Doğru cevabı bulabilmek için önce Türkiye'nin turizm geçmişine bir göz atmakta fayda var.
Türkiye turizmini, 1980'li yılların ortalarından itibaren rahmetli Turgut Özal, hükümetleri döneminde çeşitli teşvikler vererek, hızlı tesisleşme ile geliştirmeye başlamıştı. Gün geçtikçe, sahillerde yığınla para harcanarak 5–7 yıldızlı tesislerden, ev pansiyonculuğuna kadar çok sayıda işletme kuruldu. Yılda 1,5 milyon turist 400 milyon dolar gelir, hızlı artış göstererek 2023 yılı için 50 milyon turist 50 milyar dolar gelir hedeflerinden söz edilmeye başlandı. Turizm, ülkemizin dış dünya ile entegresini sağlayan ve istihdam yaratan ülke ekonomisinde önemli bir sektör haline geldi. Bu güzel gelişmeler olurken; hızlı ve plansız yapılaşma, bazı bölgelerimizde çevre sorunlarına neden oldu. Sahiller kirlendi, ormanlar kesildi…
Sonunda; eski tertemiz sahilleri, dalgaların dövdüğü kayaları, yalın ayak dolaştığımız kumsalları özlemeye başladık. Ayaklarımıza şişe kırıkları batınca, birlikte yüzmeye başladığımız çöpleri görünce, sahillerin kirlendiğini kabul ederek, eskisi gibi olmasa da en azından kirli/temiz ayırımını yapabilmek için; temiz sahillere verilen Dünya Standardı ''Mavi Bayrak'' sistemine geçildi. Mevcut durum öyle bir hal aldı ki, hatalı yapılaşmayı yıkmak bile çevreye daha fazla zarar verir hala geldi.
Yayla turizmine gelecek olursak:
Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği, 30 civarında yaylayı turizm merkezi ilan etmiş ve buralarda kontrollü yapılaşmayı sağlamak ve yaylaları turizme kazandırmak için ''Gerçekleşme Programları'' çalışmaları başlatmıştı. Proje kapsamında, ekolojik denge bozulmadan turizm yapılması öngörülüyor. Aynı zamanda birer turizm merkezi olacak olan bu yaylalara; otel, PTT, sağlık ocağı, bakkal, kasap, manav, kır kahvesi, oto tamircisi gibi küçük çapta tesisler yapılıyor. Kümbet, Bektaş ve Zigana yaylaları da proje kapsamındadır.
Geçmişte yaşadığımız turizm tecrübelerine bakarak, öncelikle alt yapı sorunlarının çevreyi bozmadan çözülmesi en önemli konudur; çünkü hizmetlerin çevreyi tahrip ederek yapılması tıpkı başımızdaki şemsiyenin delinmesi gibidir. Yaylalar ve dağlar, bölgesindeki ağaçların, yaban hayvanlarının, akarsuların, su kaynaklarının, hatta madenlerin çatılarıdır. Bu çatılar bozulursa evlerin damlaması, uykuların kaçması an meselesi olabilir. Dahası suyumuzu çeşmeden değil, kilometrelerce uzaktan gelen şişelerden içer, aniden çıkan fırtına üzerimizden çatıyı alır gider, hiçbir şey yapamadan olan bitene seyirci kalabiliriz.
Biraz olsun öz eleştiri yapacak olursak şunları görebiliriz: Plansız gelişigüzel yapılaşma sonucunda; tuvalet kokularını hissetmeden kanalizasyon yapmayı, iplik kalınlığındaki tellerle elektrik ihtiyacımızı karşılamayı, önce tek araba geçecek kadar yaptığımız yolları, karşıdan gelen arabayı görünce ya da birkaç üzücü olaydan sonra genişletmeyi, rüzgârın yerden kaldırdığı poşetler yüzümüze çarpınca bir çöplüğe ihtiyaç olduğunu anlıyoruz. Ağaçları kesebilmek için ormancılarla köşe kapmaca oynarken, ihtiyaçlarımız için temin ettiğimiz parmak kalınlığındaki su, temmuz sıcaklarında ortadan kaybolunca su aramaya başlıyoruz.
Dolayısıyla, yaylalara yapılacak altyapı ve üstyapı çalışmaları, bölgenin ekoturizm, kültürel, ekonomik ve fiziki kapasiteleri hesaplanarak ve doğaya zarar vermeden gerçekleştirilmesi zorunluluktur. Bu konuya dikkat çekmek için Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü 2002 yılını dünya ''Dağlar Yılı'' ilan etmiş ve konu ile ilgili olarak konferanslar vermiştir. Ülkemizde birkaç üniversite dışında konu, etkili olarak işlenmemiş ve insanlarımızın bilinçlendirilmesine yönelik yeterli çalışmalar yapılmamıştır.
Geriye dönüp baktığımızda, turizmden tarıma her konuda eskiye özlem duyuyoruz. Sorunun kaynağı; modernleşirken, gelişirken günübirlik düşünüyor, geleceğe bakmıyor ya da bakıp göremiyoruz. Yirmi otuz yıl sonra, temiz yayla bulabilmek, daha fazla kirlenmeyi önlemek için sahillerde olduğu gibi temiz yaylalara da ''Yeşil Bayrak'' standartları getirilebileceğini söyleyebiliriz. Ama o yeşil bayraklı yaylaların yamaçlarında otlayan inekler, koyunlar, kuzuları görebilmek, derelerinde alabalık avlamak mümkün olmayabilir. Bugünkü denizlerde olduğu gibi…
Sürdürülebilir ekoturizm anlayışı çerçevesinde yaylaların doğal güzelliklerinin ekonomiye kazandırılması, bölgenin kültürel değerlerinin ön plana çıkarılarak naturel turizm faaliyetleri konusunda kontrollü desteklemeler yapılması yaylaların geleceği için önemlidir. Öncelikle kalıcı olarak su sorunlarının giderilmesi, folkloru, yemekleri, giysileri gibi yöresel kültürel değerlerin ön plana çıktığı şenliklerin organizasyonu, kış sporları, dağcılık, çimkayağı gibi doğa sporları yapılabilmesi için; doğal peyzaja uygun çalışmaların yapılması yaylalar ve bölgelerin kalkınması için önemli konulardır. Aksi takdirde kontrolsüz yapılaşma ile istediğimiz gibi binalarımızı yapar, istediğimiz yerlerden su alır, istediğimiz yere çöp döker, istediğimiz yerden yol yaparsak; öyle bir gün gelir ki yaylaları istesek de eski haline getiremeyiz. Bu durum sonucunda; bugün şehirlerden yaylalara kaçan insanlar, yarın yaylalardan kaçacak yer bulamayabilirler. Netice, yaylaların geçici misafirlerinden ziyade en çok yaylaların asıl sahipleri olan yerel halkı rahatsız edecektir.
Yaylalarımızda doğal güzellikler korunarak, naturel turizm anlayışı çerçevesinde; özellikle ev pansiyonculuğu, yakın il ve ilçelerde konaklayan turistlerin günübirlik yayla ziyaretleri, yöresel motiflerin ön plana çıktığı festival ve şenliklerin çoğaltılarak değişik merkezlerde yapılması, kış aylarının farklı organizasyonlar ile değerlendirilmesi; bölgede ekonominin canlanmasını, yerel halkın refah düzeyinin yükselmesini sağlayacaktır.
Dünyayı iki şey kirletiyor: Biri üretim, diğeri tüketim. Her ikisini de yapan insan… Yaylalara, öyle yatırımlar yapılsın ki; yazının başında tanımladığımız yaylaları mumla aramayalım!
Sağlıcakla kalın.
Nihat ŞAHİN
Kas'09